Türbedar: Batı Balkan Ülkeleri Sorunun Değil, Çözümün Bir Parçası Olduklarını Göstermeli

0
421

Saraybosna merkezli Bölgesel İşbirliği Konseyi (RCC) Kıdemli Siyasi Danışmanı Dr. Erhan Türbedar ile Kosova ve Bosna-Hersek özelinde, balkanlar’ın geleceğini, muhtemel gelişmeleri konuştuk.

Hem Bosna-Hersek hem de Kosova’da 1990’larda yaşanan çatışmaların durdurulması ve barışçıl çözümlerin bulunabilmesi için çatışan tarafların mensuplarına, bölgesel, yönetsel ve hukuki sınırlar içinde yetkiler verilerek, genelde etnik temellere dayalı yapılar oluşturuldu. Bunları önce denetleyen, daha sonra gözetleyen uluslararası yapılar inşa edildi. Ve bu işleyiş bir zaman sonra sistemi bloke eden yapılara dönüştü. Sistem bloke olunca da uluslararası toplum başarısız mı oldu konusu tartışılmaya başlandı. Bosna-Hersek ve Kosova örneklerine bakacak olursak, bu bağlamda ön plana çıkan paralellikler nelerdir? Uluslararası toplum gerçekten hata mı yaptı? Yaptıysa nerede yaptı?

Bilindiği gibi, 21 Kasım 1995’te, dönemin Bosna-Hersek, Yugoslavya Federal Cumhuriyeti ve Hırvatistan Cumhurbaşkanları, Aliya İzetbegoviç, Slobodan Miloşeviç ve Franyo Tucman arasında Dayton Barış Anlaşması’nın parafe edilmesiyle, Bosna’daki savaş sona erdi. Dayton Barış Anlaşması’nın biri kısa, diğeri de uzun vadeli olmak üzere, iki temel amacı vardı. Kısa vadede savaşın durdurulması, ölümlerin ve yıkımların önüne geçilmesi hedeflendi. Daha uzun vadede ise, kalıcı barış ve istikrar için gerekli ortamın yaratılması niyetlenmişti. Günümüze kadar bu konularda önemli başarıların sağlandığı söylenebilir. Gerçekten de, yaşanan korkunç bir savaştan sonra barış ortamının bile tesis edilmesinin zor olduğu gerçeği dikkate alındığında, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, Bosna’nın olumlu bir gidişat içinde olduğu ortadadır. Günümüzde Suriye’de yaşananları dikkate alırsak, başlı başına barış ortamının tesis edilmesinin ne kadar zor bir hadise olduğu anlaşılır. Bosna-Hersek şu anda barış içinde yaşıyor. Hareket özgürlüğü eskisi gibi, ülke çapında sağlanmış durumda. Bunun yanında, Bosna-Hersek Anayasa Mahkemesi’nin 2000 yılındaki kararıyla Boşnaklar, Bosnalı Sırplar ve Bosnalı Hırvatlar ülke çapında kurucu milletler olarak kabul edildi. Savaş yıllarında yıkılan Saraybosna ise, günümüzde tekrar bir Avrupa başkentine yakışan görüntüye kavuşturuldu. Etnik ilişkiler, temkinli olsa bile, adım adım düzeliyor.

Dayton Barış Anlaşması’nın olumlu taraflarını kimse yadsıyamaz. Ancak, bu anlaşma ülkeye bir takım sıkıntılar da beraberinde getirdi. Her şeyden evvel, Dayton Bosnası artık normal bir devlet sayılamazdı. Nedeni ise, savaş yıllarının geride Boşnakların, Bosnalı Sırpların ve Bosnalı Hırvatların ayrı ayrı kontrollerinde ve etnik açıdan homojen olan bölgeler bırakmış olmasıydı. Dayton Barış Anlaşması ise böyle bir etnik bölünmüşlüğü yasallaştırdığı için, ülke toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına ciddi ve sürekli bir tehdidi beraberinde getirdi.

Aslında, Dayton Barış Anlaşması Bosna-Hersek devletinin ve toplumunun yeniden bütünleşmesi için gerekli temeli attı. Ne var ki siyasi irade yetersizliği yüzünden, Bosna-Hersek modern bir anayasayla, modern bir devlete henüz dönüşebilmiş değil.

Kosova örneğine bakıldığında, her şeyden önce Bosna savaşından alınan derslerle ve ikinci bir Bosna senaryosunun yaşanmasına yer bırakmamak için, uluslararası toplumun çok daha hızlı ve daha etkin bir şekilde müdahale ettiği ortadadır. Ne var ki çıkış stratejisi olmayan uluslararası toplum, 1999’daki savaşın sona ermesinden 2004’ün ortalarına kadar, Kosova’da hep mevcut fiili durumu sürdürmeye yönelik bir politika izledi ve nihai statünün belirlenmesi konusunda isteksiz davrandı. Bu statükocu durumun daha uzun süre devam edemeyeceği anlaşılınca, Kosova’nın statüsü üzerine müzakereler başlatıldı.

Bugün Kosova’nın bağımsızlığı 111 ülke tarafından tanınmış vaziyette. Ancak, artık Kosova’nın kendisinin de, kuzey topraklarında küçük bir “Kosova sorunu” bulunduğunu kimse inkâr edemez. Belgrad ile Priştine arasında ilişkilerin normalleşmesine ilişkin yürütülen diyalog, Kosova’nın kuzeyini belli ölçüde Priştine’ye bağlayacaktır. Ancak, uluslararası toplum Kosova’nın kuzeyine özel bir bütün olarak yıllarca göz yumduğuna göre, Mitroviça’daki köprü birleştirici olma görevini kolay kolay yerine getirmeyecektir.

turbedar 1

Balkanlarda etnik temelli hak arayışları, ülkelerde ayrımcılığı ve ötekileştirmeyi derinleştiriyor mu yoksa gideriyor mu? (Dayton Anlaşması, Marti Ahtisari Planı ve Kosova Anayasası, Ohri Çerçeve Anlaşması ışığında neler söylenebilir?)

Balkan ülkelerinde sık sık bireysel haklardan çok, milliyetçi söylemlerle destekli kolektif haklar üzerinden siyaset yapılıyor. Milliyetçilik, insanları bir araya getirme açısından toplumlarda olumlu bir rol oynayabilir. Ancak, Balkan ülkeleri gibi çok etnikli toplumlarda milliyetçilik daha çok ayrıştırıcı ve ötekileştirici bir unsura dönüşüyor.

Çok etnikli toplumlar kimi durumlarda toleransı, işbirliğini ve uzlaşmayı de teşvik edebilir. Ancak böyle bir ortamın oluşabilmesi için, hiçbir etnik grup siyasi gücü tekelinde tutmamalı, diğerleri üzerinde hâkimiyet kurmamalıdır. Tito Yugoslavyası büyük ölçüde, bir milletin diğer milletler üzerinde hâkimiyet kurmuş olmasından dolayı yıkılmıştır.

Toleransı, işbirliğini ve uzlaşmayı temel değerleri arasına katan siyasi kültüre sahip olmadan, bir ülkede demokratik kurumları geliştirmek kolay değildir. Dayton Barış Anlaşması, Marti Ahtisaari Planı, Kosova Anayasası ve Ohri Çerçeve Anlaşması, demokratik kurumlar için önemli temeller bıraktı. Ancak, bu kurumsal altyapı ile siyasi kültür arasında bir ahenk olmalı. Bu bölgede ise, maalesef, bazı politikacılar bilinci olarak “biz” ve “onlar” ayrıştırması yaparak, oylar için tüm vatandaşlara değil, mensubu oldukları topluluklara hitap ediyor ve bu yoldan onları diğerlerine karşı homojenleştirip ötekileştiriyor. Böyle ortamlarda ise demokratik kurumlar kapsayıcı olma işlevini gerektiği gibi yerine getiremez.

Bu bölgenin, 1990’lı yıllarda yaşanan talihsiz tecrübelerden iyileşmesi için, daha çok zamana ihtiyacı olacak. Yine de, birleştirici ve kapsayıcı bir siyasi kültürü geliştirmek için beklemeye gerek yok. Balkan politikacıları bu yönde bir siyasi irade ortaya koyduktan sonra, etnik temelli hak arayışlarını meşrulaştıran ortama da zamanla son verilmiş olunur.

Ne var ki Batı Balkanlar’da siyasi liderlerin bir kısmı bunun tam aksini yapıyor. Siyasi yapılar ve siyasi liderler, 1990’lı yıllarda yaşananların unutulması için hiçbir şey yapmıyor. Ülkelerde milliyetçi retorik baskın kalmaya devam ediyor, etnik bölünmüşlüğün ise sürdürülmesine çalışılıyor. Nitekim değişik seçim kampanyaları, bu bölgedeki bazı politikacıların bu tür bölünmüşlüklerden istifade ettiklerini gösteriyor.

Diğer taraftan, medya kaynaklarının çoğunluğu belli bir siyasi partinin yandaşı olup, destekledikleri partinin çıkarlarının propagandasını yapıyor. Özellikle yazılı olan medya kaynakları, etnik ilişkilerde şüphe ve kuşkunun sürmesine büyük katkı sağlıyor.

Balkanların mevcut sınırlarının değişimine neden olabilecek hareketler yaşanabilir mi? Eğer yaşanırsa neler olabilir? Diğer bölgelere de domino etkisi yapar mı?

Son 16 yıl içinde Balkanlar büyük bir değişim sürecinden geçti. Demokrasi alanında iyileşmeler gerçekleştiği gibi, uluslararası toplumun desteğiyle barışma sürecinde ilerleme yaşandı, bölge ülkeleri ise adeta bir bölgesel işbirliği yumağına sürüklendi. Bunun dışında bölge ülkelerinden bazıları AB ve NATO üyesi oldu, diğerleri ise bu kurumlarla bütünleşme yolunda önemli mesafeler katteti. Bölge ülkeleri NATO üyeliğini, AB üyeliğinin bir ön adımı olarak algılıyor. NATO’nun Balkanlar’a daha fazla genişlemesiyle ise, Avrupa demokrasisi ve istikrarının Balkanlar’a daha fazla yayılacağına inanılıyor. Bütün bu nedenlerden dolayı, Balkanlar’da savaş gibi büyük ölçekli şiddet olaylarının yeniden yaşanma olasılığının oldukça düşük olduğu söylenebilir.

Bilindiği gibi 1990’lı yıllarda Balkanlar’da azınlıklar çatışmaları başlatan bir kıvılcım olarak kullanıldı. Günümüzde ise bölge ülkelerindeki azınlıkların yasal ve siyasi statülerinde önemli iyileşmeler gerçekleştirildi. Balkan ülkelerinde azınlıklara kültürel zenginlik gözüyle henüz yaklaşılmıyor ise de, azınlıklar üzerinden iç çatışmaları başlatamaya veya komşu ülkeye saldırmaya imkân sunan ortam ortadan kalktı.

Balkanlar’da son yıllarda bu yönde yaşanan bazı olumlu gelişmeler, bölgedeki sorunların çözüldüğü anlamına gelmez. Nitekim eski Yugoslavya coğrafyasında sadece Slovenya ve Hırvatistan istikrara kavuşabildi. Kosova, Sırbistan, Bosna-Hersek ve Makedonya’da ise eski gerginlik kaynakları belli ölçüde devam ediyor. Bölgede etnik milliyetçilik ve kimliğe dayalı siyaset belli ölçüde sürdürülüyor. Diğer taraftan bölgedeki refah düşüklüğü aşırı sağcı eğilimleri tetikliyor. Muhtemelen gelecekte de, farklı etnik grupların bir arada yaşamasına karşı çıkan bazı marjinal gruplar, Balkan insanları arasında güven sorunu yaratmaya devam edecektir. Ancak Balkanlar’a ilişkin günümüzdeki bölgesel ve uluslararası koşullardan hareketle, bölgede daha fazla parçalanmayı destekleyenlerin başarısızlığa mahkûm olacakları söylenebilir.

Avrupa Birliği Balkanlardaki çatışma ortamlarını sona erdirmek üzere sahici bir ev sahipliği sunuyor mu? Yoksa Avrupa Birliği sadece sorunlardan arınmış bir Balkanlara kapısını açmaya mı hazır?

Bir ülkenin temel gidişatının yönünü dış etkenler de belirliyor. Bu bağlamda, bölge ülkelerinin son yıllarda AB ile kurumsal ilişkilerini güçlendirmeye çalışıyor olması ümit vericidir. Batı Balkan ülkeleri bölgesel düzeyde de ilave adımlar atmak suretiyle, ekonomilerini kalkındırmaya ve AB’ye üyelik sürecini hızlandırmaya çalışıyor.

Başından beri AB kaldıracı, Balkanlar’da devletin ve ekonominin reform edilmesine, demokrasi kalitesinin iyileştirilmesine ve kamu kurumlarında verimliliğin artırılmasına yardımcı oldu. 1990’larda Makedonya, Bosna-Hersek ve Kosova’da görev yapan uluslararası polis ve askeri misyonların birçoğunu da değişik AB misyonları devraldı.

AB günümüzde de bölgedeki sorunların çözümünde etkin roller üstleniyor. Örneğin, AB, Sırbistan ile Kosova arasındaki ilişkileri normalleştirmeye devam ediyor. İmzalanan değişik anlaşmalarla Belgrad ile Priştine arası diyalogun canlı kalmasını sağlayan Brüksel, her iki tarafı ödüllendirme yoluna da başvuruyor. Bilindiği gibi, Sırbistan ile Kosova en son 25 Ağustos 2015’te enerji, telekomünikasyon, Sırp Belediyeler Birliği’nin oluşturulması ve Mitroviça Köprüsü’ne ilişkin hareket özgürlüğü alanlarındaki anlaşmaların uygulanması hususunda yeni bir belgeye imza attı. Buna razı olmalarının ödülü olarak, hem Sırbistan hem de Kosova’ya, AB’ye üyelik sürecinde ilave adım atmaları sağlandı. AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini 25 Ağustos’ta varılan anlaşmayı, Sırbistan ile Kosova arasındaki ilişkileri normalleştirme sürecinin dönüm noktası olarak niteledi. Ancak son aylarda yaşanan gelişmeler, Mogherini’nin bu açıklamasını gölge altında bıraktı.

Maalesef, AB’nin Ortak Dış ve Güvenlik Politikası, Balkanlar’daki temel gerginlik kaynaklarını ortadan kaldırabilecek kadar gelişebilmiş değil. Özellikle mülteci krizi, AB’nin 28 sesi ortak sese dönüştürmekte zorlandığını bir kez daha gösterdi.

AB karşı karşıya kaldığı sorunlar nedeniyle, son zamanlarda genişleme politikasını öncellikler listesinin gerisine itmiş bulunuyor. AB vatandaşlarının yeni genişlemeye desteği de gittikçe azalıyor. Yine de, Brüksel’deki gelişmeler ne olursa olsun, bölge ülkeleri AB’ye ilişkin reformlarını sürdürmelidir.

AB’ye üyelik yolunda Batı Balkan ülkeleri kendilerine ilişkin yeni bir görünüm oluşturmaya çalışmalıdır. Balkanlar’ın istikrarsız bir bölge değil, yolsuzluklarla mücadele eden, devlet kurumlarını güçlendiren, yabancı yatırımları çekmeye çalışan ve vatandaşlarının yaşam koşullarıyla ilgilenen bir bölge olarak bilinmesini sağlamalıdır. AB’ye üyelik sürecini hızlandırabilmeleri için ise, ilgili bölge ülkeleri, hukuk devleti, ekonomik yönetişim ve idari kapasitenin geliştirilmesi hususlarında, hem ulusal hem de bölgesel düzeyde daha kararlı adımlar atmalıdır. Bunlar yapıldıktan sonra, AB liderleri, Batı Balkanlar’a Birliğin kapılarının açabilmesi için vatandaşlarından gerekli desteği daha kolay sağlayabilecektir.

Kısacası Batı Balkan ülkeleri, AB genişlemesinin sorunun değil, çözümün bir parçası olduğunun gösterilmesinde katkılar sağlamalıdır. Sadece AB üyesi olan Balkanlar daha kalıcı bir şekilde sorunlardan arındırılmış olur.

LEAVE A REPLY