Prof. Dr. Birgül Demirtaş: Türkiye’nin Balkanlar Politikası Her Zaman Gündemdeydi

0
330

TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyesi Prof. Dr. Birgül Demirtaş ile Kosova’nın, Batı Balkanlar ile Türkiye ilişkilerini ve AB üyelik süreçlerini değerlendirdik. 

Paradigma: Efendim galiba Kosova’ya ikinci gelişiniz, geçmişe göre Kosova’nın dış ilişkilerinde bir değişiklik görüyor musunuz bu konudaki izlenimleriniz alabilir miyiz ?

Birgül Demirtaş: Bu benim Kosova’ya üçüncü gelişim aslında. Son gelişim beş sene kadar önceydi. Son beş senelik süreci değerlendirdiğimde hem Kosova Türkiye ilişkileri hem de Kosova’nın genel anlamada dış ilişkileri bağlamında ben büyük ilerlemeler olduğunu düşünüyorum. Bir yandan Kosova’nın  bölgesel sisteme entegregrasyonu, AB ile ilişkileri anlamında bir takım  ilerlemeler olduğunu düşünüyorum.

Paradigma: Türkiye’nin Balkan politikası, cumhuriyetin kuruluş yıllarında, soğuk savaş döneminde farklılıklar içerdi. Soğuk savaş sonrasında ve 2000’li yıllarda yeni bir açılım gerçekleşti. Balkanlar, Türkiye’nın dış politikasında nasıl bir alanı kapsıyor ?

Birgül Demirtaş: Hangi dönemde olursa olsun, cumhuriyetin kurulduğu yıllardan  itibaren, Balkanların Türkiye dış politikası için en öncelikli konulardan bir tanesini teşkil ettiğini düşünüyorum. 1934 Balkan Paktından itibaren Balkanlar Türkiye için her zaman çok önemliydi.

Neden Balkanlar Türk dış politikasının her zaman öncelikli gündem maddelerinden bir tanesi oldu? Bunun birkaç önemli nedeni var diye düşünüyorum. Bir tanesi Osmanlı İmparatorluğunun topraklarının önemli bir kısmını kapsıyordu. Balkan topraklarında günümüzde de hala çok ciddi bir Osmanlı mirası var. Bizler buraya bu ülkelere geldiğimizde kendi tarihimizi çok daha fazla anımsama imkanına sahip oluyoruz. Bu tarihsel bağlar, Burada hala Osmanlı kültürel mirasının devam etmesi çok öncelikli  unsurlardan bir tanesi. Bu topraklarda ne zaman herhangi bir gerginlik ya da çatışma, savaş olsa aynı zamanda Osmanlı geçmişine yapılan bir saldırı olarak düşünülüyor. Bu da Türk dış politikasını etkileyen unsurlardan bir tanesi. Öte yandan Türkiye’de de Balkan kökenli insanlarımız var. Dolayısıyla Balkanların hep gündemde kalmasını  önemsiyorlar ve sağlıyorlar. Balkanlar coğrafyası Türkiye dışında olan bir coğrafya değil, bizlerin de içinde olduğumuz bir coğrafya. Dolayısıyla Buradaki her gelişme, her durum olumlu ya da olumsuz olsun, anında Türkiye’de  yansımaları oluyor. Balkanlarda güvenliğin olması, barışın olması Türkiye’nin güvenliğine ve barış politikalarına katkı sağlıyor. Bütün bu unsurlar nedeniyle Türkiye’nin Balkanlar politikasının her zaman gündemde olduğunu  ve güncel tutulmak durumunda olduğunu düşünüyorum.

Küresel konjonktüre göre, uluslararası sistemin değişikliklerine göre, Balkanların  kendi içinde yaşadığı gelişmelere göre bu politika zaman zaman farkılıklar gösterebiliyor. 90’larda, o dönem  yaşanan savaşlardan dolayı  Türkiye’nin daha çok siyaset odaklı, güvenlik odaklı bir politikası vardı. Buradaki savaşların bir an önce bitirilmesi için Türkiye diplomatik yöntemleri kullandı, gerekli olan durumlarda da güç politikalarının kullanılmasını savundu. Ama 2000’li yıllara geldiğimizde, bu coğrafyadaki savaşlar bittikten sonra Türkiye siyasi ve güvenlik politikaların yanı sıra, bölge ülkeleri ile ekonomik ilişkilerini yoğun bir şekilde geliştirmeye çalıştı. Ekonomi diplomasisini kullanmaya çalıştı. Kültürel diplomasi Türk dış politikasının önemli unsurlarından bir tanesi haline geldi. Balkan ülkelerinin çok büyük çoğunluğunda Yunus Emre Kültür Merkezleri açıldı. Burada Türk kültürünün tanıtılması, Türkçe’nin daha fazla insan tarafından öğrenilmesi açısından oldukça önemliydi. Bu dönemde Türkiye burslarının kapsamı daha fazla geliştirildi. Dolayısıyla hangi konulara ağırlık verildiği değişse de 90’larda 2000’lerde Balkanlar Türkiye için önmeli konulardan bir tanesi olmaya hep devam etti.

Paradigma: Avrupa’nın intiharı olarak da nitelendirilen İkinci Dünya Savaşından sonra başta Almanya ve Fransa olmak üzere, diğer Avrupa ülkelerinin de yapıcı desteği ile  insanların daha huzurlu bir ortamda yaşayabilecekleri bir birlik oluşturabilmeyi başardılar. Acaba eski Yugoslavya ülkeleri, Slovenya’dan başlayıp Kosova’da tamamlanan savaş ve çatışma süreçlerinden sonra bu örnekten yola çıkarak, en azından güvenlik açısından huzurlu bir bölge oluşturmayı başarabilirler mi? Bu gibi bir irade mevcut mu?

Birgül Demirtaş: Potansiyel olarak elbette ki bu mümkün. Ama ben İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa ülkelerinin yaşadıkları bazı süreçlerin henüz Balkanlarda çok gerçekleşmediğini düşünüyorum. Uluslararası ilişkilerde bir coğrafyada olan birşey başka bir coğrafyada aynen tekrarlanmaya biliyor. Bizim farklı deneyimlerden öğrenmemiz mümkün olabilir diye düşünüyorum.

Bence İkinci Dünya Savaşından sonra Batı Avrupa ülkelerinin en büyük başarısı geçmişle yüzleşmeleri, geçmişten ders çıkarmaları oldu. Liderler, insanlar şu soruyu sormaya başladılar: Birinci Dünya Savaşı bitti ve herkes tamam artık savaş bitti barış dönemi başladı diye düşünüyordu. Ancak 20 sene sonra İkinci Dünya Savaşı başladı. Ama İkinci Dünya Savaşı da bitince daha kapsamlı olarak barışın gelmesi için ne yapabiliriz  düşünmeye başladılar. O zaman bütün o dönemdeki önemli Avrupa ülkeleri, liderleri bu savaşın tekrarlanmaması için ne yapmamız lazım diye düşündü? Geçmişle yüzleşmenin gerekli olduğuna karar verdiler. Sonra “Biz nerede hata yaptık, o hataları nasıl engelleyebiliriz, nasıl faşist politikalara doğru savrulduk, niye demokrasilerden, otoriter, totaliter yönetimlere doğru bir evrim gerçekleşti. Bunu nasıl engelleyebiliriz, demokrasiyi nasıl sağlamlaştırabiliriz? Kalıcı barışı nasıl sağlayabiliriz? Çünkü savaşlar bitince sadece ateşkes, sadece silahların susması çözüm değildir, kalıcı barışı sağlayabilmek, gerginlikleri engelleyebilmek önemlidir” gibi soru ve cevaplara ulaştılar.

Ne yazık ki Balkanlar’da bunun gerçekleşmediğini düşünüyorum. Balkan ülkelerinin çok önemli bir kısmı, özellikle o dönemlerde savaşlara katılmış olan ülkeler Slovenya, Hırvatistan, Bosna Hersek ve Kosova’da hala hiç kimse acaba biz nerede hata yapmıştık diye sormuyor. Bu savaşları nasıl engelleyebilirdik sorularının çok sorulduğunu düşünmüyorum. Herkes hala hep haklı olan tarafın kendisi olduğunu, en mağdur olanın yine kendisi olduğunu düşünüyor. Kimse diğer halkların mağduriyetini, o savaşlarda yaşananları, bunları nasıl engellenebileceğini sorgulamadıklarını düşünüyorum. Bir başka deyişle geçmişle yüzleşme konusunda ben Balkan ülkelerinde büyük bir eksiklik olduğunu düşünüyorum.

O yüzden şu anda savaş yok, çatışma yok, ama öte yandan da hala potansiyel bazı gerginlik unsurları olabiliyor. Hala çözümlenmeyen bazı problemler var. Bunların bir kısmı toprak meseleleri, ülke isimleri, dil meseleleri, o kadar fazla karmaşık sorunlar var ki bu sorunlardan dolayı henüz geçmişle, 90’larda yaşananlarla çok yüzleşilemediğini düşünüyorum. Bu demokratikleşme problemleriyle de birleşince, birtakım ciddi metin okumalarla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum.

Paradigma: Bölgeye sandık demokrasisi hakim diyebilir miyiz?

Birgül Demirtaş: Diyebiliriz. Bunu sadece bizler söylemiyoruz, bunu aynı zamanda veriler gösteriyor. Çünkü uluslararası kuruluşların yaptığı bazı demokrasi indeksleri var. Belli kriterlere göre ülkelerin demokrasilerini derecelendiriyorlar, kategorilere ayırıyorlar. O bağlamda uluslararası indekslere baktığımızda Kosova hariç olmak üzere Balkan ülkelerinin önemli bir kısmında demokrasi değerlerinde ciddi bir düşüş var. Kosova’da nispeten bir yükseliş var. Ama Kosova’nın demokrasi indekslerindeki puanının zaten nispeten düşük olduğu için Kosova biraz yükselişte gözüküyor ama bu göreceli bir yükselme. Bu da aslında çok ilginç bir gelişmeyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Çünkü bir yandan AB, Balkanlar’daki katılım süreçlerini canlandırmaya çalışıyor. Aday olmayan ülkeyi aday yapmaya çalışıyor. Aday olanlara müzakere başlatmak, müzakereye başlayanları ilerletmek istiyor. Mesela Berlin süreci diye başlattıkları bir süreç var. AB son yıllarda bu Batı Balkan ülkelerin entegrasyonuna önceki zamanlara göre daha fazla öncelik veriyor diye düşünüyorum. Ama bir yandan da AB entegrasyon sürecinin hızlandırılma çabaları Balkan ülkelerinde demokratikleşmenin gelişmesine çok katkı sağlamıyor.

Normalde şu ana kadar yapılan akademik çalışmalara baktığımızda, çalışmalar bize Avrupalılaşma süreci ile Avrupa entegrasyon sürecinin hızlanmasıyla demokratikleşmenin çoğu ülkede paralel gittiğini söylüyor. Çek Cumhuriyetinde böyle oldu Estonya’da böyle oldu. Ama Batı Balkanlar bağlamında baktığımız zaman, bunlar paralel gitmiyor. Demokratikleşme değerleri pek çok ülkede düşüyor, ama bir yandan AB entegrasyon süreci hızlandırılmaya çalışılıyor. AB’nin yaşadığı bazı çıkmazlar var. AB eğer bölgeyi kendi halinde bırakırsa bu entegrasyon sürecini canlı tutmazsa buradaki sorunların daha da artacağını düşünüyor. Dolayısıyla canlı tutmaya çalışıyor ama kendi içlerinde problemleri var. AB gerçekleştirmeye çalıştığı entegrasyon sürecini biraz tepeden  bakan bir entegrasyon süreciyle yürütmeye çalışıyor. Mesela AB, Kosova ile Sırbistan arasında bir ara bulucu rolü oynamaya çalışıyor. Ama bu Kosova iç siyasetinde her zaman çok karşılık bulmuyor. Kosova Cumhurbaşkanı ile Sırbistan Cumhurbaşkanı tokalaşıyorlar, anlaşma imzalıyorlar. Ama Kosova Parlamentosu’nda işler çok karışabiliyor. Dolayısıyla bu AB’nin tepeden inmeci bir Avrupalılaşma yaklaşımı olduğunu gösteriyor. AB’nin bölgede reel dinamikleri hala çok iyi kavrayamaması bir takım sorunlara yol açıyor.

Paradigma: AB’nin ekonomik sorunlarla, Brexit gibi sorunlarla uğraşmasıyla bölgeye doğrudan ilgisinin azaldığını, entegrasyon veya genişlemeye olan önceliğinin azaldığını söyleyebilir miyiz?

Birgül Demirtaş: Son yıllardaki AB – Batı Balkanlar politikalarını düşündüğümde ben bunun tam tersi olduğunu düşünüyorum. Brexit tartışmaları yaşanmaya başladıktan sonra AB bu bölgeye daha fazla önem vermeye başladı. AB’nin bu yeni dönemde bazı akademik yayınlarda da bahsedildiği üzere yeni bir başarı hikayesine ihtiyacı var. AB projesinin canlı tutulması lazım. Canlı tutulması da iki şekilde olabilir. İlk olarak AB entegrasyonunun daha da derinleşmesi daha farklı konularda entegrasyon olması aynı zamanda genişleme sürecin devam etmesi lazım. Yani Avrupa kimliğini daha geniş bir coğrafyaya yaymak gerekiyor. Dolayısıyla ben AB’nin yeni bir cazibe kazanabilmesi, yumuşak gücünü artırabilmesi için Batı Balkanların entegrasyon sürecini biraz daha hızlandırmaya çalıştığını düşünüyorum. Hem Sırbistan hem Karadağ’ın tam üye olabilmeleri için tam bir tarihten bahsedilmeye başlanması; 2025’in bir hedef olarak kullanılması bununla bağlantılı diye düşünüyorum.

Çünkü AB’nin yumuşak gücü düşüşte, bahsettiğiniz gibi hem ekonomik problemler hem Brexit hem İzlanda’nın adaylıktan çekilmesi bunların hepsi ciddi problemler. Ama Batı Balkanların entegrasyon sürecinin AB’nin yumuşak gücüne katkı sağlayacağını düşünüyorum. Bu arada ihmal etmememiz gereken önemli bir faktörde Rusya faktörüdür. Putin döneminde Rus dış politikasında  bir takım değişiklikler gerçekleşti. 90’larda Rus dış politikası biraz daha kendi yönünü bulmaya çalıştı, biraz daha dikkatli bir dış politikaydı. Ama Putin döneminde, özellikle son beş yıldır değişen bir Rus dış politikası ile karşı karşıyayız. Rusya; tabi özellikle eski Sovyet coğrafyasında hala birinci aktör olduğunu ispatlamaya çalışıyor. Bunu da farklı yöntemlerle yapıyor. Askeri güç de kullanıyor, Gürcistanla savaş örneğinde 2008’de olduğu gibi, asimetrik enstrümanlar kullanıyor Ukrayna örneğinde olduğu gibi ve 2004’te Kırım’ın ilhak edilmesi çok ciddi bir mesele idi. Uluslararası hukukun en temel prensiplerinin ihlali anlamına geliyor. Ama aynı zamanda Rus dış politikasının Balkanlar üzerinde de artan bir etkisi olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla Burada da hem siyasi süreçlerde hem Rusya’nın ekonomik ilişkilerinde artan bir Rus etkisi var. AB’nin tekrar Batı Balkanlar entegrasyon sürecini canlandırmak istemesinde Rus dış politikasının bu bölgede daha aktif hale gelmesinin etkili olduğunu düşünüyorum.

Paradigma: Küresel bir olgu olmakla beraber özelde Batı Avrupa’ya baktığımızda milliyetçiliğin arttığını görüyoruz. Her seçimde aşırı sağcı partilerin yükselişi var. Dolayısıyla sağcıların yükselmesi ile otoriterleşme, totaliterleşme gelişecek. Peki hem bunu, hem de Rusya’nın Balkanlardaki etkisini göz önüne aldığımızda  AB’nin bu gelişmeleri konsolide edebileceğini düşünüyor musunuz? Hatta sadece Rusya değil, Brüksel dışı faktörleri düşündüğümüzde, ki buna Washington da dahil, AB bu gelişmeleri konsolide edebilecek mi?

Birgül Demirtaş: Tam cevabını verebilmek mümkün değil. Ama söylediğiniz gerçekten önemli bir unsur. Suriye’den gelen göçmenler meselesi, AB ülkelerindeki ekonomik sorunlar, orta sınıfın Avrupa ülkelerinde giderek daha çok zayıflaması; bunlar çok ciddi problemler ve dediğiniz gibi neredeyse Avrupa ülkelerinin her birinde aşırı sağ partilerin yükselişe geçtiğini görüyoruz. Fransa’da ciddi problemler var; Hollanda’da, İtalya’da, Avusturya’da son kurulan koalisyon hükumetlerinde bunu görebiliyoruz. Almanya gibi dünyanın en büyük dördüncü ekonomisine sahip olan bir ülkede; Avrupa’nın en konsolide demokrasilerinden birine sahip bir ülkede, geçmişle yüzleşmeyi başarabilmiş bir ülkede bile bir aşırı sağ partinin (Almanya için Alternatif Partisinin) son seçimlerde %13 oy alması ve seçimlerden sonra oylarını artırabilmesi aşırı sağ meselesinin Avrupa için ciddi bir tehlike anlamına geldiğini gösteriyor. Aşırı sağın yükselmesi bir yandan Avrupa halklarındaki bu genişleme konusunda ki isteksizliğin artması anlamına geliyor. Çelişkili bir durum var. Bir yandan AB entegrasyon sürecini hızlandırmaya çalışıyor, bir yandan da AB’nin motor ülkelerinde artan aşırı bir sağ ve giderek korumacı eğilimler söz konusu. Bunu önümüzdeki zaman gösterecek, yani aşırı sağ partiler ne kadar güçlenebilecekler, seçimlerdeki başarı oranları artacak mı? Ya da bu aşırı sağ yönü belki ileri ki zamanlarda kesilecektir, bunlara bakmamız lazım.

Mayıs ayında yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimleri bu bağlamda önemli bir gösterge olacak. Çünkü bize Avrupa çapında aşırı sağ partilerin durumunu gösterecektir bu seçimler. Hangisinin ön plana geçeceğini göreceğiz. AB’nin yumuşak gücünü artırma çabaları, Batı Balkanlara doğru genişleme çabaları mı yoksa aşırı sağ partilerin korumacı, sınırları daha fazla güvenlik altına alma, yani güvenlikleştirici; göçmen meselesini güvenlik meselesi olarak gören politikaları mı öncelik kazanacak.

Paradigma: Türkiye ile bütün Balkan ülkeleri arasında Osmanlıdan beri süren bir akrabalık ilişkisi var. Diyelim ki kısa ve orta vadede Batı Balkan ülkelerinin AB üyeliği gerçekleşiyor, Türkiye’nin üyeliği ise biraz daha zamana yayılıyor. Bu durumdan Türkiye ve Batı Balkan ülkelerinin ilişkileri nasıl etkilenir ?

Birgül Demirtaş: Bu söylediğiniz geleceğe yönelik olarak Türkiye’nin Balkanlar  politikası ile ilgili çok önemli konulardan bir tanesidir. Şu ana kadar Türkiye’nin AB ile ilişkileri zig zaglar ile dolu olsa da yine de ilerledi. Batı Balkan ülkeleri de ilerledi. Türkiye her halükarda Batı Balkan ülkelerinin hem AB, hem NATO üyelik süreçlerini destekledi. Türkiye’nin AB üyelik süreci biraz karmaşık, çünkü Türkiye’nin hem nüfus büyüklüğü hem de komşu ülkelerle problemlerin devam etmesiyle ilgili olarak AB’nin bazı ekstra çekinceleri var. Muhtemelen Batı Balkanların AB süreci daha önce sonuçlanabilir. Türkiye’nin süreci biraz daha vakit alabilir. Bu tabi ki politikaları etkileyecektir diye düşünüyorum.

Burada Türkiye tam üye olmasa bile AB’ye entegrasyon süreci nasıl ilerleyecek, nasıl bir yola girecek, o sürecin nasıl ilerleyeceği de önemli. Türkiye’nin tam üyelik süreci daha fazla vakit alabilir ya da gerçekleşmeyebilir. Ama Türkiye ile AB birbirleri için gerçekten çok önemli aktörler. Hem güvenlik konularında hem ekonomik konularında karşılıklı bağımlılığa sahipler. Suriye konusunda birlikte çalışmaları lazım, mülteci meselesi AB için çok önemli. Ekonomik ilişkiler bağlamında birbirleri için büyük önem ifade ediyorlar. Onun için Türkiye ve AB ilişkileri Türkiye’nin tam üyeliği uzun vadede gerçekleşse de ya da gerçekleşmese de farklı yöntemlerle farklı şekillerde ilerleyebilir. Bu AB’nin geleceği ile de ilgili bir mesele. AB’nin farklı farklı halkalarından bahsediliyor. En merkezdeki ülkeler bütün entegrasyon süreçlerini tamamlamış; Avro, Shengen hepsini sağlamış olan ülkeler, daha çevrede olan ülkeler yani bazı entegrasyon süreçlerinde varlar bazılarında yoklar. Mesela Danimarka, Britanya. Onun daha dışında yer alan bir halka düşünelim belli konularda mesela Türkiye’de gümrük birliği anlaşması konusu var bu konu güncellenebilir. Türkiye, AB ile ekonomik olarak daha fazla konuda işbirliği yapabilir. Güvenlik konularında da daha fazla işbirliği yapabilirler. Önemli konulardan birtanesi  vize serbestiği anlaşması, bu kapsama Türkiye dahil edilebilir. Dolayısıyla Türkiye tam üye olmasa bile farklı alanlarda AB ile entegre olabilir. Böyle bir senaryonun gerçekleşmesi durumunda Türkiye’nin Batı Balkan ülkeleri ile ilişkileri yine bu sistematik içerisinde devam eder.

Başka bir senaryo ise Türkiye ve AB arasında ilişkilerin kötüleşmesi ve reform sürecinin sekteye uğramasıdır. Bu senaryo Türkiye’nin Batı Balkanlarla ilişkilerine zarar verebilir. Batı Balkanların AB ile daha yakınlaştığı Türkiye’nin AB’den daha da uzaklaştığı bir senaryo bence Türkiye’nin Batı Balkanlar ile ilişkilerine zarar verir.

Paradigma: Müslümanların yoğun olarak yaşadığı çoğu ülkede çeşitli basın mecralarında AB’nin bir Hristiyan kulübü olduğu ve dini etkilerin karar verme mekanizmalarında önemli olduğuna dair bir algı mevcut. Bir yandan böyle bir algı varken, diğer tarafta AB ülkelerinde ateizmin yaygınlaştığını veya birbirine çok zıt olan farklı Hristiyan inançlarına sahip olduklarını (Protestan, Katolik, Ortodoks) görüyoruz, kaldı ki AB Bulgaristan, Romanya gibi ülkeleri üye yapmakla 1 Milyon’dan fazla Müslümanı da üyeliğe almış oldu. Hatta Trakya ve Bursa’dan bazı göçmen ailelerin Bulgaristan’a dönüş yaptığı biliniyor. Siz AB genişleme politikalarında din faktörünün çok etkili olduğunu düşünüyor musunuz?

Birgül Demirtaş: Bu sorunun iki farklı boyutu olabilir. İlk olarak AB’nin resmi belgelerine bakabiliriz, yani AB’nin yasalarındaki kurallarına bakabiliriz. AB’nin anlaşmalarına bakabiliriz. Onlara baktığımız zaman dine bir atıf olmadığını, AB’nin karar alma mekanizmalarında dinin etkisinin söz konusu olmadığını görürüz.  Ama AB’yi tabi yönetenler insanlar. Bireylerin karar alma sistemleri kendi bireysel düşünceleri, ön yargıları da politikaları etkileyebilecek unsurlardan bir tanesi. Dolayısıyla AB politikalarını çok fazla din odaklı olarak açıklayabileceğimizi düşünmüyorum. Ama AB’ne üye ülkelere baktığımızda orada hakikaten değişebilir. Çünkü üye ülkelerin politikalarında hangi partilerin başta olduğu, daha muhafazakar partilerin başta olduğu zaman örnek olarak Türkiye ile veya Batı Balkanlarda Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkeler ile politikaları farklılık gösterebiliyor.

Paradigma: Yani sosyal demokrat Schröder dönemi farklı, milliyetçi-muhafazakar Kohl dönemi farklı olur diyebilir miyiz?

Birgül Demirtaş: Tabi diyebiliriz, sosyal demokratlar daha geniş bir vizyona sahip olabiliyorlar. AB’nin şöyle bir avantajı var. Bu ön yargılı yaklaşımları da durdurabiliyor. AB karar verirken 28 ülkenin genişleme konusunda bir uzlaşıya sahip olması gerekiyor. Bu uzlaşmanın sağlanması da daha çok prensipler üzerinden gidebiliyor. Komisyon Avrupa’nın çıkarlarını gözetmek durumunda, dolayısıyla AB’nin karar alma mekanizmalarında dini unsurların çok ön plana çıktığı gözükmüyor.  Ama bir yandan da şöyle bir potansiyel tehlike de var. Aşırı sağın yükselmesi bir yanda bu dini muhafazakarları biraz daha ön plana çıkarma potansiyeline sahip. Eğer aşırı sağ yükselmeye devam ederse ,Avrupa ülkelerinde  dini unsurların daha fazla dış politikada rol oynayabilmesi, potansiyel tehlikelerden biri.

 

LEAVE A REPLY