Dizi İzleme Şekillerimize Yönelik Bir Sohbet

0
2502

Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Yard.Doç.Dr. Emek Çaylı Rahte ile söyleşi…

Esin Muzbeg – Gökşen Uysal

Emek, Kosova’da Türk dizileri üzerine bir çalışma yürütüyor. Akşama doğru yağmur bastırsa da güneşli bir Prizren öğleninde sohbete daldık. Konu Türk dizileri idi. Ama buna daha geniş bir pencereden bakmaya çalıştık.

Biz yıllardır hep Kosova’dan Türkiye’ye bakıyoruz. Türkiye’yi bir şekilde tanımlamaya, algılamaya, ve konumlandırmaya çalışıyoruz. Türkiye’den Kosova’ya baktığınız zaman siz ne görüyorsunuz? Buradaki gerek Türk toplumu gerekse diğer etnik toplulukları açısından nasıl bir izlenim edindiniz?

Bu geniş kapsamlı soruya, geniş kapsamlı bir cevap vermekle başlamak lazım. Benim sadece bir vatandaş olarak sade bir yurtdışı olarak neler gördüğümün yanı sıra bir de sosyolojik ve siyaset bilimi perspektifiyle neler gördüğümü anlatmak daha fazla işimize yarayacak olur. İlk olarak göze çarpanlar arasında elbette ki çok yoğun bir genç nüfus, heyecanlı ve genç bir ülke oluyor. Ama tabi ki daha derinlere doğru gittiğimizde, yoğun olarak burayı da etkisi altına alan neoliberal iktisat politikalarını görüyoruz. Tüketim toplumu söylemimiz vardır ya, hani buranın koşullarında çok klasik anlamda bir tüketim toplumu bağlamında değerlendirebileceğimiz şeylerin dışında bir şeyler var. Burada tüketim toplumundan söz ediyor olmamız için ciddi anlamda bir sanayileşmiş, kapitalist olgunluğa ulaşmış, artı değer birikimi yoğun bir toplum ve bunun yoğun olarak tüketime doğru evrildiği koşullardan söz etmemiz gerekiyor ama şu anda burada sanki bir post kapitalizm ortamı gibi düşünebileceğimiz yani sanayileşme imkanları tamamen ellerinden alınmış, üretemeyen, üretemeden tüketmekle yüzleşmek durumunda kalan bir toplum koşullarıyla karşı karşıya olduğunu görüyoruz.

cayli 1

Fabrikaları kapatılmış, kendi üretim alanları üstelik sadece sanayi de değil tarım alanları açısından da bir sorunla karşı karşıyayız. Köylülerin topraklarını çok ekip dikmediği koşullardan söz ediyoruz. Dolayısıyla gayri maddileşmiş bir emek kavramı etrafında düşünebileceğimiz yani materyal bir üretim olmaksızın doğrudan hizmet sektörü üzerinden kendisini döndürmeye çalışan bir ekonomi ve bu ekonominin koşulları içerisinde tüketim toplumu olmaya çalışan bir toplumla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum.

Dolayısıyla da bu anlamda neoliberal politikaların aslında bir ucuna eklenmeden de bir durumla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Çünkü gelişmiş kapitalist toplumlarda da sanayileşmesini tamamlamış, olgunlaşmış toplumların bir sonraki evresi kendi sanayi ağlarını kendi ülkelerinin dışında başka ülkelere taşıyarak kendi ülkelerini tamamen hizmet ve tüketim toplumu gibi bir şeye dönüştürmüş olmak olarak açıklayabildiğimiz bir durum sözkonusu… Burada da aslında bir yönüyle o anlamda neoliberal politikalara eklemlenmeyi oradan yakalayabiliyoruz. Dolayısıyla bir güvencesizlik bir belirsizlik toplumu gibi bir şeyle karşı karşıya olduğunu düşünüyorum. Çünkü tamamen hizmet sektöründe düşük ücretle çalışmak zorunda kalan bir emek sektörüyle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Genel olarak işin iktisadi yönü benim çok gözüme çarptığı için önce buradan başlamış olduk.

Özellikle sadece tüketime yönelik bir toplumla sınırlı olmaktan kaynaklı yoğun genç nüfusun emek sürecine çok dahil edilemiyor olması sorunu, bu anlamda çok yüksek işsizlik sorunu, işsizlik sorununun yanı sıra çalışanların da belirsizlik ve güvencesizlik sorunuyla karşı karşıya bırakılıyor olmaları ve dolayısıyla bu belirsizliğin bir kaygı toplumu yaratmasıyla karşı karşıya olduğumuzu gördüğümü söyleyebilirim.

İkinci olarak iktisadi olanın yanı sıra bir ulus devlet kimliği inşası sürecinden geçen tüm ülkelerin karşı karşıya olduğu bir sorun olarak ciddi bir risk faktörü olarak milliyetçilik sorununu ben bir tarafta kafamda tahayyül ettim. Burada çok farklı gruplar bir arada yaşıyor. Türkler, Arnavutlar, Boşnaklar, Goralılar bir arada yaşıyorlar ama burada kurucu bir kimlik olarak Arnavut kimliğinin ön plana çıktığını görüyoruz. Bir şeyler daha başında doğru bir şekilde kurulursa ilerde yaşanacak olası sorunları da travmaları da en aza indirmiş oluruz diye düşünüyorum. Milliyetçiliğe dair Tanıl Bora’nın söylediği çok güzel bir şey var. Milliyetçilik insanın medenileşme ve özgürleşme potansiyelini basınç altında tutarak geriletir ve açığa çıkmasını engeller. Bu aslında çok anlamlı bir şey. Buradan yola çıktığımız zaman Tanıl Bora’nın medenileşme potansiyelinden kastettiği şey bildiğimiz anlamda tipik ilerlemeci, uygarlaşmacı bir söylem değil bilakis medeni sözcüğünün etimolojisini de anlayarak kavrayabileceğimiz bir şey. Medeni dediğimizde Medine’yi anlıyoruz. Kentleşme, yurttaşlık bilinci, sorumluğu gibi bir şey anlıyorsak eğer dolayısıyla da bireylerin birer politik yurttaş olarak kendilerini var edebilmeleri ve özgür kılabilmelerinde milliyetçilik ciddi bir tehdit oluşturur. Dolayısıyla bunun üzerinde biraz düşünülmesi, müzakere edilmesi gerekir diye düşünüyorum.

Genç ve oluşum aşamasında bir şeyleri rayına oturtma aşamasında olan bir süreçten eğer söz ediyorsak benim dikkatimi çeken noktalardan biri de özellikle milliyetçilikle birlikte bir antipolitika tehditi bugün bütün demokratik olduğunu iddia eden ülkelerin yurttaşlarının karşı karşıya olduğu bir sorundur. Türkiye’de de yaşadığımız bir sorundur. Antipolitika dediğimiz mesele çok ciddi bir sorun. Antipolitikadan kastettiğimiz şey ise politikanın yurttaşla olan bağını yitirmesi, yurttaşları ile olan bağını koparması ve tamamen teknik bir şeye dönüştürülmesi yani siyasetin teknikleşmesi, bireyleşmesi dediğimiz bir sorun.

Oysa biliyoruz ki politika dediğimiz zaman demokrasinin inşa edildiği coğrafyalara Antik Yunan’a gideriz, politika aslında polis kavramından türemiş ve kentli olmak, yurttaş olmak anlamına gelir; dolayısıyla yurttaşı politikadan hiçbir şekilde ayrı düşünmememiz gerekir. Ama bugün siyasetin tamamen uzman kişilerin tekelinde, çizgisel, kişilerden yurttaşlara doğrudan tek taraflı aktarılan bir etkinlik olduğu bir yere doğru gidiyoruz. Böyle bir ortamda da kaçınılmaz olarak faşizim ve milliyetçilik yükselişe geçiyor. Bugün baktığımızda birçok Avrupa ülkesinde mesela Fransa’da milliyetçi partilerin çok güçlü durumda olması, Yunanistan’da çok yakın zamanda faşist hareketlerin çok ciddi bir tehdit oluşturması, şiddet eylemlerine varmaları, çünkü eleştirel yurttaşın siyasetin olanaklarına katılmadığı yerde tamamen milliyetçilik ve faşizmin ihtiyaç duyduğu nüvelerin açığa çıktığını görüyoruz. Dolayısıyla böyle bir risk yavaş yavaş Avrupa ülkelerinde görülmeye başladıysa buna karşı bir politik katılıma, politik yurttaşlığa dair bir şeylerin yapılması gerektiği de ortadadır. Benim buradaki siyasal atmosfere dair ilk aklıma gelenler milliyetçilik, antipolitika, neoliberal politikalar gibi özetleyebileceğim meseleler…

Sosyal ve Kültürel alandan da bahsedebilir misiniz?

Melankoli beni en çok yakalayan kavramlardan biri oldu. Melankolik bir toplumla karşı karşıya olduğumu düşünüyorum. Melankoliden benim kastettiğim şey oldukça ideal, ekonomik anlamda sosyokültürel anlamda çok ideal bir toplumu yakalayıp refah içinde yaşayıp bunları teker teker yitirmiş bir toplumla karşı karşıya olmak ve onun bu toplumda bireyleri arasında yarattığı melankolik duygusu… Benim görüşme yaptığım kişiler, ben kendilerine sormadan hep kendileri anlattılar: “Biz ne güzel yaşıyorduk”. Hep şikayetçiler, onlara siyasal anlamda yada sosyal anlamda sormadan kendileri kendilerine anlatmaya başlıyorlar. Savaş sürecinden önce belki siyasal anlamda baskılara uğruyorduk belki bir takım tehditler altında yaşıyorduk ama daha refah bir toplum olarak yaşıyorduk, hayatımızı sürdürüyorduk. Şimdi tamamen yoğun olarak emek sömürüsüne dayanan bir toplum içinde yaşıyoruz, çok çalışıyoruz ama iyi yaşamıyoruz. Eskiden de anne ve babalarımız çalışıyorlardı yoğun mu çalışıyorlardı belki evet yoğun çalışıyorlardı ama en azından o belirsizlik ve güvencesizlik yoktu. Daha geleceğe ilişkin öngörüde bulunabilen hayatlar yaşıyorduk. Maaşlarımız belliydi, o maaşlarla yaşayabileceğimiz yaşam koşulları belliydi. Tatile çıkabiliyorduk iyi hayatlar yaşayabiliyorduk. Şimdi günde 10-12 saat çalışıyoruz sadece karnımızı doyuracak kadar kazanıyoruz. Hatta acaba karnımızı doyurabiliyor muyuz o kısmını da soru işaretleriyle bırakıyoruz. O yüzden de geçmişe yönelik bir geçmişte eksileri bir kenara bırakırsak artılarının çok fazla olduğu hayatlar yaşıyorduk yorumlarını ben çok alıyorum, böyle bir şeyle karşılaştığımı söyleyebilirim.

Türk dizileriyle ilgili burada bir çalışmayı yapıyorsunuz. Bu alandaki ilk bulgularınız neler? Diziler toplumda izlendiğine göre, burada bir yer bulması ve bir etkisi söz konusu… Bizim topluma ilişkin ilk gördüğünüz şey ne? Türk dizileri neden izleniyor? Bir etkisi var mı? Bir kabullenme, bir özdeşleşme var mı?

Aslında bu popüler kültür ürünleriyle kurulan etkileşime dair iki farklı tezden söz edebiliriz. Bir tarafta kültürel emperyalizm tezleri bir tarafta da kültürler arası iletişim alanındaki tezler. Kültürel emperyalizm tezleri özellikle 80’li yıllarda çok yoğun olarak dayanılan tezlerdi. Çünkü özellikle Anglosakson dünyadan dünyanın geriye kalan ülkelerine yoğun bir kültür pazarlaması söz konusuydu. Bu gerek filmler olsun, gerek diziler olsun, gerek beslenme biçimleri şeklinde de söyleyebiliyoruz. Dolayısıyla 80’li yıllarda hep mesela Amerika kaynaklı dizileri dünyanın farklı ülkelerinde izliyorduk. Dallas’ı dünyanın birçok ülkesinde insanlar evlerinde izliyorlardı, ondan sonra fast food kültürü hızla yayılmaya başlıyordu ve bunun karşısında da akademik çevreler bir kültürel emperyalizm sorunuyla karşı karşıya olduğumuza dair çözümlemeler yapıyorlardı. Amerikan yaşam tarzının farklı ülkelere empoze edilmeye çalışıldığına yönelik eleştiriler getiriyorlardı. Alt metinlerde bu dizilerin bilinçli olarak yada olmayarak insanlara Amerikan yaşam tarzının propagandasını yaptığını, yaşam tarzını empoze ettiğine ilişkin eleştiriler getiriliyordu.

turk dizi 1

Ama tabi bu tartışmalar elbette ki karşı tartışmaları da beraberinde getirdi. Bir tür spekülatif tartışmalardı bunlar. Spekülatif tartışmalardan daha bir takım ampirik dayanakları olan tartışmalara doğru bir evrilme olduğunu söyleyebiliriz.

70’lerin sonlarında izleyici araştırmaları alanı oldukça alana giderek seyirciye temas ederek kendini kurmaya başladı. Dolayısıyla da izleyiciler acaba televizyon karşısında pasif birer alıcı mıdırlar; manipüle edilir ve kolay kandırılabilir kitleler midirler? Yoksa kendi algılama haritaları olan, kendi kültürel kodları içerisinden karşılaştıkları farklı kültürel kodları süzgeçlerden geçiren aktif izleyiciler midirler acaba diye sorular sorulmaya başlandı ve ampirik çalışmalar hız kazandı. Bu sefer izleyicilere temas ederek çalışmalar yapılmaya başlandı. Yani onlar hakkında onlara gitmeden onlarla konuşmadan spekülasyonlar üzerinden tezler üretmek yerine onlarla konuşarak, onları anlamaya çalışarak çalışmalar yapıldı. Bu çalışmalarda kültürel emperyalizm tezlerin sorunlu tezler olduğunu ortaya koymaya başladılar. Çünkü izleyicilerin kendi anlamlandırma haritaları var, kendi yaşadıkları kültürel bağlam içersinden alımlarla karşılaştıkları metinleri dolayısıyla izleyiciler aslında birer okuyucudurlar yani sadece edilgin birer alıcı değildirler. Onlar aynı zamanda metinlerin okuyucusudurlar. Dolayısıyla okuyuculuğa yapılan vurguda şu anlama geldi okumak aktif bir eylemdir kişinin aktif olarak katıldığı dahil olduğu bir eylemdir. Dolayısıyla da eğer izleyiciler birer okuyucularsa doğrudan kültürlerin empoze edildiği boş birer levha değillerdir. İzleyiciler kendi birikimlerine göre okur dönüştürebilme, okuyabilme, yorumlayabilme, müzakere edebilme potansiyelleri vardır. Dolayısıyla bu anlamda farklı okuma biçimleri üzerinden giden eleştirel okumanın farklı biçimlerine ilişkin tezleri ortaya koydular. Üç farklı okuma biçimden söz ettiler mesela: izleyiciler ya egemen okuma etkinliği içersine girerler ya müzakereci okuma ya da muhalif okuma. Yani egemen okuma biçimi dediğimiz zaman bir kültürel kodun alıcı tarafından o kültürel kodları okuyan kişi tarafından olduğu gibi her hangi bir sorgulamaya uğramaksızın alınması ve kabul edilmesi, diğer tarafta okuyucunun karşılaştığı metinle müzakere içine girdiği ama metnin ona verdiği kodları nihayetinde kabul ederek müzakere içine girdiği okuma pratikleri, bir diğeri de tamamen muhalif ‘opositional reading’ dediğimiz tamamen kendi karşıt okuma pratiklerini devreye sokarak metinle tartıştığı, metni eleştirdiği, olumsuzladığı okuma biçimleri. Dolayısıyla da dizilerin okuma biçiminden söz ederken bunların birinin hakim olduğundan söz etmiyoruz. Her üçünün de okuyucu tarafından farklı durumlarda devreye sokulabildiğini görebiliyoruz.

Burada yaptığınız görüşmelerde şu ana kadar edindiğiniz izlenim ne? Türk dizilerinin algılanması nasıl bir boyutta, uyumlu kodlar var mı? Muhaliflikler var mı? Evrensel kodlar üzerine bir gidiş var mı? Yoksa Amerikan dizileriyle kıyasladığımız zaman Türk dizlerinin burada ki yeri neden var veya neden belli bir pozisyonda tutuluyor?

Aslında Amerikan dizilerinin izlenmesine dair pratiklerde burada Türk dizilerinin farklı etnik gruplar tarafından izlenmesine dair pratiklerde örtüşen ve ayrışan noktalardan söz etmek gerekiyor. Mesela örtüşen noktalardan söz ederken Dallas dizisinin Danimarkalı izleyicileri tarafından nasıl izlendiğine dair bir araştırma yapılıyor… Amerikan dizilerini Danimarkalı izleyiciler ironik bir haz duygusu üzerinden izliyorlar yani bir yandan kendi kültürel çevreleriyle uyuşmaz olan noktaları çok iyi görüyorlar ve eleştiriyorlar. Bizde kesinlikle böyle bir ilişki biçimi yok. Böyle bir diyalog söz konusu olamaz gibi eleştirel okuma üzerinden bir yandan okuyorlar bir yandan da o diyalogları o dizilerde yaşanan şeyleri izlemekten ironik bir haz alıyorlar. Yani burada bir ironi söz konusu oluyor yani eleştirel bir mesafeyi koruyan bir yerden okuyorlar.

Biraz da şöyle bir şey var mıdır? Diziyi izlerken o dizinin yarattığı atmosfer çerçevesinde bu topluma yani bu toplumun kodlarına bazı davranış biçimleri aykırı gelse de onu o mentalite içerisinde doğru kabul edip ve karakterlerden aynı davranışları beklemek.

Aynen öyle. O ironiği devreye soktuklarını ben şuradan görüyorum. Mesela benim yaptığım görüşmelerde şu konu çok dile getiriliyor. Türk dizilerinde kadınların çok yoğun olarak uğradığı şiddet. Genç yaşta evlenmeye zorlanmaları, sürekli ağlayan, sürekli isyan eden kadınlar, sürekli bir aile baskısı içinde yaşayan kadınlar…. Mesela benim görüşme yaptığım birçok kişi bizim toplumumuzda kadına yönelik şiddet bu kadar Türkiye’deki kadar ciddi bir sorun addedebileceğimiz kadar ciddi bir sorun değil neyse ki diyerek mesela o dizileri izliyorlar. Dolayısıyla o eleştirel mesafeyi koruyarak diziyi izlemiş oluyorlar. Diğer tarafta mesela kadın izleyicileri üzerine yapılmış araştırmalar da çok fikir veriyor bize. Arkası yarın dizileri bir dönem çok izleniyordu. Pembe diziler olarak adlandırılan o da mesela Anglosakson dünyasının çok ilgisini çeken bir meseleydi. Niye kadınlar çok pembe dizileri izliyorlar, ne buluyorlar gibi soruları çok sormuşlardı. 80’li yıllarda bu anlamda çok araştırma yapılmış. Mesela bu araştırmalarda kadınların bu dizileri izlerken bir bekleyiş hazzı yaşadıklarına ilişkin bir şey söylüyorlar. Yani dizilerde dizi karakteri olan kadınlar sürekli ızdırap içerisindeler ama sürekli bir yandan da o günü bekliyorlar, o bekleyiş onları hayatta tutuyor. Bir gün bütün o sorunlar çözülecek, bir gün her şey çok güzel olacak, sabretmeliyim diyen ve bir yandan gözü yaşlı kadınlar. Pembe dizilerde de bu çok vardır. Dolayısıyla bu bekleyiş hazzına dair şeyleri şahsen yaptığım görüşmelerde de yakaladım. Mesela “Öyle bir geçer zaman ki” dizisi burada çok izlenmiş. “Öyle bir geçer zaman ki” dizisinde Cemile hanım çok acılar çekmiş, çok sorunlar yaşamış, sürekli onların üstesinden gelmiş, sürekli inmiş-çıkmış nihayetinde ama bir şekilde o mutluluğu yakalayacağını izleyici de inanıyor ve o bekleyiş hazzıyla o diziyi izliyorlar.

Bu aynı zamanda biraz da kadının aslında bu durumun devam etmesini olumlamıyor mu?

Tabiki… Şöyle bir şeyi de veriyor diziler. Kadınların karşılaştıkları sorunların aslında toplumsal sorunlar olduğunun göz ardı edilip tamamen kişisel-bireysel sorunlar ve kişisel olan çözüldüğü zaman sanki bu sorunlar toplum nezninde çözülecekmiş gibi algı yaratıyor elbette ki. Toplumsal ve siyasala yönelik bir çözümlemeden bireyleri koparıp tamamen kişisel düzeyde sorunları algılayıp sorunların çözülebilirliğine dair değerlendirme yapmalarına tabi ki yöneltici bir yönü oluyor. Çünkü burada görüşme yaptığım kadınlar kendi hayatlarına dair paralellik kurduklarını söylüyorlar. dizileri izlerken dizilerde kadınların karşılaştıkları sorunların nasıl çözdüklerini görüyoruz bize de fikir veriyor bu, ailevi sorunlarla karşılaştıkları zaman neler yapıyorlar, nasıl çözüyorlar bize bayağı fikir veriyor, yol gösteriyor gibi şeyleri söylüyorlar. Diğer tarafta da şöyle bir yönü var. Diziler televizyonun kendisinin işlevi aslında. Televizyona dair teorilerde hep şu söylenir: Televizyon bir kaçış aracıdır, gündelik hayatın sıkıntılarından, rutininden olanaksızlıklarından bir kaçış aracı… Burada benim yaptığım görüşmelerde birkaç kişi şunu söyledi: Savaş sonrası ciddi bir ekonomik buhran içerisinde çok sosyalleşme olanakları daha kısıtlı hale gelmiş çünkü paranın olmaması demek daha az dışarıya çıkmak demek, daha az para harcamak, daha az tatile gitmek gibi şeyleri de beraberinde getiriyor. Dolayısıyla bu rutin hayatın içerisinde onlara en renkli bir kapı açan şeylerden biri televizyon haline geliyor ve televizyon içerisinde de en çok diziler kendi hayatlarından ki bu rutinin, sıkıntıların bir nevi ertelenmesi diyelim, unutulması değil, askıya alınması ve bir nevi terapiye girip çıkmak gibi bir şeye dönüşüyor diyebiliriz.

Diziler gündeme geldiği zaman sanırım hep şunu söylüyorlar; ki ben de birçok kişiden duydum: Türkçeyi nerden öğrendin? Dizilerden! Dizilerin böyle bir etkisi de olabilir mi; veya sizin şu ana kadar gördüğünüzde var mı? Burada somut olarak gözükebilen, dizilerin ne tip etkileriyle karşılaştınız? Belli kodların transfer edilmesi gibi bir işlev de görüyor mu? Mesela daha öncelerde bizim buradaki toplumda tespih sallama pek yoktu, sadece camilerde ya da evde namazını kılan insanlar tespih çekerdi. Fakat şu an Türkiye’deki kadar yaygın olmasa da var. Diyelim ki dizilerde belli bir kabadayı tiplemesi var ve bu kabadayı tespih sallıyor; kendini bu tipleme ile özdeşleştiren de tespih sallamaya başlayabiliyor. Bu tip kodların transferi söz konusu olabiliyor mu; yoksa daha sınırlı etkileşimler midir söz konusu olan?

 Bu etkiler meselesini iletişim kuramında çok anarız. Kültürel göstergelerde yetiştirme çözümlemesi… Orda mesela rezonans etki teorisi vardır Dizilerin insanların üzerindeki etkileri yıllarca çok konuşulup tartışılmış bir mesele ve bu konuda hakikatten etki araştırmaları vardır.

Erken dönem etki araştırmaları çok yapay ortamlarda yapılmış ve daha sonraki araştırmalarca yanlışlanan araştırmalardı. Medyanın etkilerine maruz kaldıklarında insanlar, etki – tepki düzeyinde gözlemlenebilir davranış değişiklikleri ortaya koyarlar diyen bir takım yaklaşımlar mevcuttur. Bunu kanıtlamak için de insanları labovatuar ortamlarına toplayıp birtakım filmler izlettirip ondan sonra bir takım anketler yaparak işte bakın ne kadar etkilendiler diyen bir takım çalışmalar yaptılar. Ancak daha sonra bu tür etki-tepki analizlerinin özellikle sosyolojik meselelerde oldukça yanıltıcı olduğunu hiçbir toplumsal meselenin bu kadar somut neden-sonuç ilişkisinde anlaşılmayacağını daha karmaşık süreçlerin gözünde bulundurması gerektiği ortaya kondu. Dolayısıyla da aslında biz uzun vadede bir takım içeriklere maruz kalmanın, bir takım davranışlar olmasa da, tutumlarda ve algılarda bir takım tesirleri olabileceğini elbette ki göz önünde bulundurmalıyız.

Ama rezonans etki dediğimiz şeyi düşündüğümde sizin söylediğiniz konuyu anlamlandırabiliriz. Rezonans etki dediğimizde bireyin kendi gündelik hayatında kendi kişisel hayatında tesis ettiği kültürel kodlarla medyadan aldığı kültürel kodlar çok fazla çakışıyorsa uyum sağlıyorsa bunlar çok çabuk etkileşime girip çok çabuk görülebilir. Sadece algı ve tutumlarda değil, davranışlara da tesir edebilen, görünebilir, saptanabilir davranış değişikliklerini de algılayabileceğimiz şeylere elbette yol açabilir.

Mesela Gardner ve arkadaşları şiddet eğilimli yerlerde yaşayan kişilerin suç eğilimli yoksul yerlerde yaşayan kişilerin medyatik şiddet içeriklerinden daha fazla etkilenebildiklerini ortaya koyuyor. Bunun yansıra şunu da araştırmalarında söylüyorlar. Suçtan ve şiddetten çok uzak toplumlarda yaşayan kişilerde medyadaki şiddet ve suç içeriklerini gerçekmiş gibi algılayarak gerçeklik algılarında bozulmaya uğrayacak denli farklı çarpıtılmış bir gerçek algısına dönüştürebiliyorlar yani izledikleri şeylerden etkilendikleri zaman. Bu ikisini de göz önünde bulundurarak düşünmek gerekiyor. Şimdi medya içeriklerini insanlarla etkileşime girerken tek yönlü düşünmememiz gerekiyor. Bir insanın etkileşimde olduğu tek iletişim aracı televizyon ise tek kültürlenme, bilgilenme aracı televizyon ise elbette ki televizyonla girdiği ilişkide tek yönlü bir etkilenmenin daha etkili olduğunu düşünebiliriz. Ama mesela sen neden Kurtlar Vadisini izlediğin zaman Polat Alemdar gibi giyinmesin? Ya da bir başkası neden giyinmez diye bir soruyu sorduğumuz zaman işte o karmaşık süreçlerin esas o zaman devreye girdiğini görüyoruz. Belki kabadayı ruh haline yatkın yada sempati ilişkisi hali hazırda kurmuş olan yada özellikle ergenlik çağındaki çocuklarda bu etkileşimin daha fazla olduğunu görüyoruz. Polat Alemdar gibi giyinme dolayısıyla bireyin kendi bağlamı buna olanak sunduğu sürece o etkinin bir rezonans etkiye dönüştüğünden söz etmemiz gerekiyor. O etkiye hazır olarak medya metinleri ile karşılaştığı zaman zaten çok çabuk bir şekilde davranışlarında gözlenebilir farklılıklar görebiliyoruz.

Peki bir bağlantı kurabilir miyiz? Mesela sinema sektörü, dizi sektörü daha genel anlamda medyanın tamamı, ekonomik anlamda da bir şeyleri teşvik ediyor mu? Mesela Muhteşem Yüzyıl dizisinde Osmanlı takıları ve Osmanlı tarzı yemek seti 10-15 yıl önce olmayan bir şeyler şimdi yeniden canlandırıldı. Sadece bir diziyle bağlı değil tabi bir yaşam tarzı olarak medya tarafından da desteklenen ve sektörün diğer alanlarına da etkisi olan bir olgudan söz ediyoruz. O anlamda Kosova’ya da yansımasını gördünüz mü?

 Tabiki belli coğrafyalarla sınırlı değil. Dizi adı üzerinde bir sektör diyorsak, hakikatten endüstrileşmiş bir sektörden söz ediyorsak bunun çok farklı çıktılarının da devrede olduğunu elbetteki görmek durumunda kalıyoruz. Nasıl ki çizgi filmlerinin bir sektöre dönüştüğünden sözediyorsak çocuklar sadece çizgi film izlemekle kalmıyorlar. O çizgi film karakterlerin çantalarını kullanıyorlar, kalemlerini alıyorlar, oyuncaklarını alıyorlar. Dolayısıyla bu bütünlüklü bir endüstriye dönüşmüş olarak algılanıyor. Film sektörü de bu şekilde. Spirderman’i çizgi roman olarak tüketmenin yanı sıra film sektörü içerisinden tüketmeye başladığımızda o artık oyuncaklarıyla farklı bir bütünlüklü bir sektörün parçaları bileşenleri haline gelmiş oluyor. Dizide bir sektör olduğu için kaçınılmaz olarak böyle bir şeye dönüşebiliyor. Biz mesela yıllarca Amerikan dizilerinde konfleks yiyen insanları izledik ve hani Türkiye’de konfleks diye bir şey hayatımıza hakikaten girdi. Marketlerde konfleks reyonları ve bir dönem hakikaten konfleks yemeye özenme durumları ciddi anlamda yaşanmıştır. Dizilerden yola çıkarak böyle bir etkileşim olmuştur. Geçenlerde konflekslerin içinde çok ciddi anlamda genetiği değiştirilmiş malzemeler olduğu da ortaya çıktı keşke çok fazla hayatımıza girmeseymiş dedik… Ama mesela ben bunların geçici hevesler olduğunu da bir yandan düşünüyorum. Bir yandan geçici etkileşimler olduğunu, konfleks hiçbir zaman bizlerin hayatında geleneksel Türk kahvaltısı yerini elbette ki almadı. Bir süre denemiş, tüketmiş olabiliriz ama yine kahvaltılarımızda bildiğimiz şekilde yaşamımızı sürdürmeye devam ettik. Hürrem yüzükleri, Hürrem kolyeleri dediğimiz şeyin de böyle bir gelip-geçici hevesler olduğunu düşünebiliriz. Kalıcı değişim ve dönüşümler olarak ben düşünmüyorum. Sadece şöyle bir bağlantısını kurabiliriz mesela dizilerin Ortadoğu izleyicileri tarafından nasıl izlendiğine dair bir araştırma var. Bu araştırmada coğrafi yakınlığın ve kültürel yakınlığın önemini ortaya koyuyor. Yani Ortadoğu halklarıyla Türkiye’nin kültürel coğrafi yakınlığı diye somut bir şey söz konusu… Bu yakınlık nedeniyle ilgili ve aşina olunanın izlenebilir olması dizilerde karşılarına çıkıyor olması ama bu kültürel coğrafi yakınlığın yanı sıra Ortadoğu izleyicilerinin aynı zamanda eleştirel bir gözle Türk dizilerini izlediklerini de araştırma ortaya koyuyor. Bu araştırma Eylem Yanardağoğlu’nun araştırması… Tunuslu izleyicilerle yapılmış bir araştırma, mesela Arap izleyiciler aynı zamanda Türk dizilerindeki bu entrikaları, bu yoğun aşk ilişkilerini çok eleştirerek izliyorlarmış. Yaptığı bu görüşmelerde bunu da ortaya çıkarıyor. Nasıl bir Müslüman ülke bu? Böyle hayat mı olur? Ne biçim ilişkiler bunlar diyerek bu eleştirel mesafeyi koruyarak izlediklerini de ortaya koyuyor. Ama diğer taraftan araştırma, geçmişteki Osmanlıdan miras alınan ve bugünlere taşınan kültürel yakınlık ve aynı zamanda coğrafi yakınlığın da alımlamada etkili olduğunu ortaya koyuyor. Burası içinde de benzer bir şey tabi ki söyleyebiliriz. Kosova, Türkiye ile hem coğrafi yakınlık hem de kültürel yakınlık içinde olan bir coğrafya. Osmanlı mirasının temel alındığı bir yakınlıktan da elbette söz edebiliriz. O yüzden de Hürrem’e bu kadar birden bire yoğun ilginin bu tür bir yakınlık ilişkisinden de kaynaklandığını bir yandan düşünmek ve göz ününde bulundurmak gerekiyor.

 Bir yandan Türk dizilerinden bahsediyoruz ve buradaki medyada belli bir alan kapsamış durumda, istikrarlı bir şekilde devam ediyor, öte yandan toplum olarak bir Amerikan dizisi seyretme alışkanlığı da var ve bu da aynı şekilde devam ediyor. Belki de Türk dizilerinden daha fazla izleniyor. Kısmen Anglosakson ülkelerin yakın zamana kadar burada dizileri vardı hala da devam ediyor. Bir de bu eski Yugoslavya’dan kalan eski sinemayı takip etme alışkanlığı var. Özellikle Sırpçayı hala bilen kesim. Dolayısıyla burada birkaç eksen kesişmiş oluyor. Yaptığınız görüşmelerde bununla ilgili bir değerlendirme yapanlarla karşılaştınız mı? Türk dizilerinin yada Türk sinemasının yanında bahse konu diğer eksenlerle nasıl bir etkileşim söz konusu?

Sanırım bu coğrafyaya uydu gelmeden önce de toplumun Tük sinemasıyla çok ilişki içinde olduğunu görüyoruz. Sadece Türkler değil Arnavutlarla yaptığım görüşmelerde de yoğun olarak video kasetler alıp Türk filmlerini izlediklerini ve Türk sinemasını özellikle Yeşilçam sinemasına çok aşına olduklarını gördüm. Diğer tarafta bugünkü yeni Türk sinemasıyla bağlarının koptuğunu da gördüm. Mesela Türkiye’den aklınıza ilk gelen ünlü film oyuncuları dediğim zaman hemen akıllara Kadir İnanır, Türkan Şoray geliyor. Yeni Türk sineması dendiği zaman akıllarına sadece Recep İvedik ve benzeri komedi aşırı popüler, akıllara bu geliyor ve yeni Türk sineması dediğim zamanda akıllarına Kenan İmirzalıoğlu geliyor. Eskiden sinema oyunculuğu diye bir şey vardı ama bugün dizi oyuncuları filmlerde oynadığı için öyle bir karışıklık da var. O yüzden bugünkü Türk sinemasından kimler geliyor aklınıza dediğim zaman biraz zorlayıp Kenan İmirzalıoğlu geliyor yada Özcan Deniz diyorlar… Dolayısıyla eskiden Türk filmlerinin sahip olduğu Türkiye’nin kültürel yaşamıyla bağ kurma işlerini yoğun olarak Türk dizileri sağlamış oluyor. O zamanlarda yapıldığı gibi bugünde DVD’ler alınıp izlenebilir. Yeni Türk sineması rahatlıkla izlenebilir, aslında isteseler bunu yapabilirler nasıl ki eskiden burada video kaseti kiralayan dükkanlar varmış ve o yüzden zaten oralardan kiralayıp izlerlermiş. Eskiden olduğu kadar ilgilenilmiyor. Hemen alalım izleyelim ilgisi yok. Film dendiği zaman hep Amerikan, İngiliz, Anglosakson coğrafya ile ilişki içerisindeler. Yeşil çamın üstlendiği rölü bugün Türk dizileri üstleniyor.

Şöyle bir ikircikli halle karşı karşıya kaldım. Burada somut örneğini verecek olursam, mesela bir yandan görüşme yaptığım kişilere diyorum ki yapımcılar size gelseler, bize siz senaryo verin, konu verin biz çekelim deseler, hangi konunun işlenmesini, ne hakkında diziler olsun istersiniz? Diyorlar ki biz burada çok acılar yaşadık, savaşı yaşadık, burada yaşananları anlatan diziler istiyoruz mesela… Bu coğrafyada savaş döneminde neler yaşandı; savaşa bizi götüren süreçler nelerdi; biz bunları da izlemek istiyoruz, bizim hayatımızda bunlar var diyorlar. Bir yandan bunu söylüyorlar diğer tarafta da ben zorluyorum, kurcalıyorum, peki diyorum şöyle bir noktada bulmaz mısınız kendinizi: Biz kendi hayatımızda yeterince acılar yaşadık, şiddeti yaşadık, yeterince sıkıntılar yaşıyoruz; gerçek hayatımızın tekrarını dizilerde verirlerse biz izlemeyiz demez misiniz acaba? Böyle dediğim zaman da işin rengi değişmeye başlıyor ve diyorlar ki mesela bir başka Boşnak dizisi “Mavi Kelebek” dizini örnek verdiler: Biz dizilerde şiddet görmek istemiyoruz, biz dizilerde acı çeken insanlar görmek istemiyoruz. Bu diziyi izleyemedik, çok korkunçtu dediler. Bir yandan gerçek hayatta yaşadıkları acıları da anlatan diziler olsa fena olmaz diyorlar bir yandan da biz gerçek hayatta yeterince acılar yaşıyoruz ve dizilerde bunu kaldıramıyoruz. Şiddet olmasın, silah olmasın, ölen insanları görmek istemiyoruz diyorlar. Dolayısıyla ben şunu düşünüyorum şiddeti anlatmanın farklı yollarının bulunabilesi şart. htiyacımız olan şey o yani yaşanan travmaların, trajedilerin o şiddeti yeniden üreterek değil de başka estetik formlarda dile getirilerek anlatılması gerekiyor. Savaşın şiddetini, acısını anlatabilmek için işte vurulan, kanlar içinde yatan insanları göstermeye ihtiyacımız yok bizim, işte burada da estetiğin politik gücü devreye giriyor yani estetiğin politize edilmesi ve şiddeti yeniden üretmeden bir şekilde o travmaları, o acıları anlatan bir dilin bulunabilmesi ve bunların da işte popüler kültürün içersinde kendisine alan bulabilmesi gerekiyor. Dolayısıyla bir noktadan sonra bu dizilerde bir doyma noktasına ulaşacak gibi bir öngörüm var. Bu kadar kim kimi sevdi, kimi kimi ayırdı, kim kimden çocuk sahibi oldu tarzı içeriklerinde bir noktadan sonra doyma noktasına ulaşacağı aşikar gibi geliyor bana. Şimdiden benim görüşme yaptığım kişilerde, dizilerde neler olacağını artık tahmin ediyoruz, bıkmaya başladık gibi şeyler söylemeye başlıyor. O yüzden de biraz daha sofistike ve estetiğin politik gücünü ortaya koyabilecek ve gerçek hayatla temas edebilecek içeriklerde dizilerin olması gerekiyor diye söyleyebiliriz.

LEAVE A REPLY